Tuesday, December 27, 2011

maydanoz kesme tahtası

işlevselliğe çok önem veren biri olarak tek işlevli ürünlerden özellikle kaçınırım.
öte yandan, maydanoz ve dereotu doğramaktan nefret eden biri olarak şu aletin hastasıyım.

ikea kommers
link'ini bulamadığıma göre üretimden kalkmıştır diye düşünüyorum (muadilleri illa ki vardır). benim gibi maydanozu-dereotunu keseceğim diye elini parçalayan, yaprakları mutfağın dört bir yanına saçan, mücadelenin sonunda yine de doğranamamış koskoca yapraklarla kalakalan beceriksizler için birebir.
hastası olduğum şeyler serisinin ilki.  

koşarken...

spor yaparken her zaman dizi izleme imkanım olmuyor. kızımın hükümdarlığında baby tv hanenin resmi kanalı olduğu için bana da kulaklıkları takmak düşüyor.
o zamanlar için hazırladığım cross-trainer isimli bir playlist'im var, j-rock ve özellikle luna sea ağırlıklı. gaz vermeye ve olduğum yerden dağları tepeleri aşmaya birebir.

Rosier by Luna Sea on Grooveshark
SCARS by X JAPAN on Grooveshark
The Trooper by Iron Maiden on Grooveshark
Raison d'Etre by Nightmare on Grooveshark
Yoluna Baş Koy by Pilli Bebek on Grooveshark

claymore - クレイモア

bugün claymore'u bitirdim.
spor yaparken bakarım diye başlayıp, sırf izlemeye daldığım için kaç km koştuğumu unuttuğum şahane bir anime.

namını çok duyduğum ama asla "bu da neymiş?" diye araştırmadığım bir seriydi. iyi ki de araştırmamışım. sıfır spoiler ile başladığım için, her bölümde şaşkınlığım ve hayranlığım artarak izledim.
26 bölümlük serinin 25.bölümünde tavan yapan heyecandan sonra son bölüm pek yavan geldi açıkçası. yine de manga'nın sadece 11 bölümünden dizileştirildiğini düşününce ucu açık kalması pek mantıklı.


claymore, bu ablanın hikayesi
ama bu dizide en bayıldığım şey, ne her bölümün en az 7 dakikasını kaplayan dövüş sahneleri, ne koskoca kılıçları ile chiburi yapan hatunlar, ne de ortamın kasveti.
claymore'un en sevdiğim kısmı jeneriği. nightmare'in muhteşem "raison d'être"inin üzerine inşa edilen açılış aslında tüm dizinin özeti. her bölümde, jenerikten bir kısım daha açığa kavuşuyor. dizi biterken ise tüm jenerik, olan biteni özet geçiyor.

hastası olduğum açılış, raison d'être eşliğinde 

özellikle içimi acıtan kısım ise teresa ile clare'in iç içe geçtikten sonra heykele dönüşüvermesi...

teresa&clare
karanlık, kan, revan, şiddet ve benim gibi sulugözlere her bölüm gözyaşı için izlenesi.

Sunday, December 25, 2011

ichi ni san shi...

ergenliğimden beri japonya'ya, japonca'ya ilgim vardı. ama uzaktan uzaktan... japon turistlerle iş yapan bir şirkette çalışan annemi her ziyaret edişimde yeterli dozda japona, japonca'ya ve japon kültürüne maruz kalıyordum. ardından bunlara japon mutfağı da eklendi. anime falan desen zaten eşyanın doğası gereği mevcut.
peki ben neden 15 sene kadar öteledim bu japonca işini? hiç işte, tembellikten.   

human japanese
akıllı telefon teknolojisinin hayatıma girmesiyle değiştir her şey. telefonuma human japanese indirdim ve kendi kendime japonca derslerime başlamış oldum böylece. 
24 saatin yetmediği bir dönemde, gündüz ve akşamki vapur yolculuklarında sadece 20 dakika ayırarak, bir haftada hiragana ve katakana'yı çözdüm öncelikle. ha ne işime yaradı? hiç. çünkü japonca'yı okuyabilmek için kanji'leri de okuyabilmek gerekiyor. gündelik yaşam için bilinmesi gereken kanji sayısı 2136. ben ise şimdilik sadece sayıları okuyacak kadar biliyorum, bu da 13 kanji'ye denk geliyor. yolum çok uzun! 
yine de bu yaştan sonra yeni bir şeyler öğrenebilmiş olmak çok büyük moral oldu, o kesin.

hiragana ve katakana
human japanese'i bitirdim, temelleri öğrendim. şimdi daha ileri seviye kitap arayışındayım. kanji bilmemek çok dert değil açıkçası, çünkü japonca heceleri latin karakterlerle yazdıkları romaji sistemi sayesinde okumak kolay. sorun, okuduğumuzu anlamakta.
yavaş yavaş... adım adım... öğreneceğim mutlaka!

Saturday, December 24, 2011

kurdele

yılbaşı. hediye baskısının doğumgünleri gibi teker teker değil, cümleten üzerime çullandığı kırmızı kurdelalı dönem.

hediye mefhumuyla sorunlu bir ilişkim var (kiminle sorunsuz bir ilişkim var ki zaten). hediye, "üstümden sorumluluk atayım" kafasıyla değil de "karşımdakini nasıl mutlu ederim" kafasıyla arandığında anlamlı benim için. paketi açtığımda içinden ilk süzülen şey uyumsuzluk olduğunda içimde bir canavar dürtüklemeye başlıyor. "al al al al kafasına at."

sanırım şimdiye kadar vermekten en büyük keyfi aldığım hediye; ilk gençliğim zamanında, babamın bozuk pikabı için selanik han'ı arşınlayıp bulduğum ve mini birikimimi yatırdığım pikap iğnesidir. google'lamak o zamanın teknolojisine dahil olmadığı için iğnenin peşinde bayağı bir zaman harcamıştım. sonrasında babam pikabını pek sallamadı ama benim tarihçeme "en güzel hediyem" olarak yazıldı.

http://www.stereomecmuasi.com
aldığım en güzel hediye neydi bilmiyorum. tek başıma yabancı bir şehire gitmeden önce yarenlik edecek bir müzikçalar sanırım listebaşıdır. daha da onlarcası vardır elbet ama insanoğlunun nisyan ile malul doğası gereği, güzel şeyler daha derinlere yerleşiyor.
yüzeyde kalan ise, canavarımın hırladıkları. iğreti bir hediye kadar insanı değersiz hissettiren bir lütuf yoktur bence.

4.nesil ipod, 20gb. 2004.
velhasıl, beş sene sonra özgürlüğüme kavuştuğum bu ilk yılbaşında, yetmişsekiz çeşit insana uygun hediye almaya nihayet fırsat bulabilmenin coşkusu içimde, baskısı ise üzerimde. hediye ah'larının hayaletleri intikam peşinde sanırım :/